Montessori etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Montessori etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Beş Yaşında Okullu Olmak!


Okullar yakında açılacak. Beş yaşında çocuğu olan aileler endişeli. Bir karar vermeleri gerekiyor. Çocuğumu okula göndermeli miyim yoksa göndermemeli miyim? Çocuğu beş buçuk yaşında olanlar ise başka bir karar vermeli: Çocuğumun okula gitmemesi için sağlık raporu almalı mıyım almamalı mıyım?

Özel okullar birer birer açıklamaya başladı, okullarını bu yeni siteme göre nasıl düzenlediklerini. Fiziki şartları iyileştirdiklerini, müfredatı yeniden gözden geçirdiklerini kısaca işi kolaylaştırmak için ellerinden geleni yaptıklarını. Peki ya, Anadolu’nun dört bir yanındaki devlet okulları… Yaş sınırı eski düzenindeyken bile yeterlilik sağlamaktan yoksun ‘devletin okulları’…Onların hangi biri yeterli düzenlemeyi yapabilecek sizce? Hadi ortalama şartlara sahip bir devlet okulunda yaşanabilecek olanları düşünelim. Beş yaşında, kendi yaş grubuna göre normal gelişim gösteren ama kendisiyle arasında neredeyse iki yaş fark olan çocuklarla  aynı sınıfta eğitim görmeye çalışan bir çocuk…Karşısında bu yaş grubuyla tam olarak ne yapacağını bilemeyen bir öğretmen. O da doğal olarak ‘bilemeyen’ kategorisinde çünkü bildiğim kadarıyla her sene öğretmenlerin aldığı iki haftalık seminer dışında fazlaca ek bir eğitimden geçmedi ilkokul öğretmenleri bu yeni sitem için. Yani iki bilinmeyenli bir denklem!

Bu yaş grubunda bir çocuktan sık sık şu sesler duyulacaktır: ‘Öğretmenim çişim geldi’, ‘Öğretmenim acıktım’, ‘Öğretmenim sıkıldım’, ‘Öğretmenim anneme gitmek istiyorum, 'Öğretmenim oyun oynamak istiyorum'. Öğretmenin tüm taleplere tek tek yetişip yetişemediğini bir kenara koyarsak, çocuğun kendi ihtiyaçlarının farkında olması ve kendini ifade edebilmesi sevindirici elbette. Peki her çocuk bu sürece hızlıca adapte olabilecek mi? Birden bire kendinden yaşça büyük birçok çocukla ve her ne kadar esnetildiği söylense de kurallı ve kalabalık bir ortamda kendini ifade edebilecek, ihtiyaçlarını dile getirebilecek mi? Eğer anaokulu tecrübesi de yaşamamışsa anneden, evden ayrılmaya kolayca uyum sağlayabilecek mi? İşler yolunda gitmediğinde öğretmen ne yapacağını bilecek mi? Tuvalete gitmek istediğinde, eğer boyu kendine göre ayarlanmamış bir lavabo ve tuvaletle karşılaşırsa işini kendi başına halledemediğinde yardım isteyecek mi? Sıraya oturduğunda içine gömülecek mi? Yaşı büyük arkadaşlarıyla kendini kıyasladığında yapamadıklarına üzülecek mi? Kendi başına yapamadıklarının sayısı artınca hayal kırıklığı yaşayacak mı? Sırt çantası bedenine, içindekiler taze beynine fazla gelecek mi? Ve en önemlisi bu tecrübe sonraki yıllarda okula ve çevresine karşı tutumunu olumsuz etkileyecek mi?

Çok mu karamsar bir tablo çizdim? Sanmıyorum. Anadolu’nun birçok yerinde devlet okullarının ve öğretmenlerin bu birkaç aylık süre zarfında yeterli hazırlığı yapmış olması mümkün olamayacağına göre yukarda bahsettiğim tablo hiç de abartılı değil. Soruların cevaplarını ise size bırakıyorum.

İşin bir de ‘rapor alma’ kısmı var. Eğer çocuğunuz beş buçuk yaşındaysa, okula başlamak için fiziksel ve psiko-sosyal açıdan yeterli olmadığını gösterecek bir raporunuz varsa başlama yaşını erteleyebiliyorsunuz. Peki, bu raporlar çocuğu etiketlemiyor mu? Çocuk ilerde neler olup bittiğini anladığında ‘ben raporluyum’ ‘sen raporsuzsun’ karmaşası yaratmayacak mı? Aslında kendi yaşlarına ve düzeylerine göre yeterli gelişim içerisindeyken ve yetersiz olan ‘eğitim sistemi’ olduğu halde raporu alan neden çocuklar, bunu anlamak zor.

Peki, beş yaşında eğitim olur mu? Olur. Çok da güzel olur ama bu şekilde alelacele değil. Altyapıyı hazırlayarak, öğretmenleri eğiterek, ebeveynleri hazırlayarak, okul öncesini buna hizmet edecek hale getirerek. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim Montessori eğitimi Avrupa’da birçok ülkede ilköğretim düzeyinde veriliyor. Karma yaş grupları bu eğitim sisteminin temel taşlarından birisi. Ama aradaki en büyük fark, bu eğitim siteminin, bu alanda uzman öğretmenlerle, bireysel farklılıklara saygı gösteren, kıyaslanmaya fırsat vermeyen bir ortam sağlaması. Bu ve benzer alternatif eğitimlerle eğitim yaşının aşağıya çekilmesi ve karma bir eğitim anlayışı oluşturulması oldukça faydalı olabilir. Mesele ‘Biz yaptık, oldu’ düşüncesinden uzak sağlıklı ve işlevsel eğitim verebilmek, çocukları deneme tahtasına çevirmemek. Sanırım bu süreçte bekleyip görmekten başka seçeneğimiz yok. Umarım bu eğitim ve öğretim yılı hem çocuklar hem de aileleri için mutlu ve hasarsız geçer.   

18 Ocak 2012 Çarşamba

Bir Montessori Seminerinin Ardından

Uzun süredir beklediğimiz seminerimiz Pazar günü gerçekleşti. Keyifli ve bilgilendirici anlatımıyla sevgili Hilal Mutlusoy Öktem’den geriye damağımızda güzel bir tad kaldı. Pazar günü birçok şey konuşuldu. Benim burada yazacaklarım sadece satır başları. Konuşmaya katılıp başka ayrıntılar yakalayanların da düşüncelerini okumak isterim doğrusu:

‘Çocuk kamera gibidir 7 yıl ne çekersen, 77 yıl onu görürsün’ Maria Montessori

-0-6 yaş döneminde zihnimize kazınan bir çok şey gibi dokunma duyusuyla edindiğimiz deneyimler çok önemlidir. Bol bol dokunmasını teşvik etmek, farklı dokuları keşfetmesine fırsat sunmak önemlidir.
-Çocuğun ilk materyalleri elleridir. Diğer nesneleri kullanmayı öğrenmeden önce ellerini ustalıkla kullanmayı öğrenmeleri teşvik edilmeli. Tüm günlük yaşam aktiviteleri bunu destekleyebilir. Birilerine bir şeyi servis etmek, masaya çatal bıçak taşımak gibi. Zaten yaptıkları birçok şeyi bir ritüele çeviren çocuklar için tek tek nesneleri bir yerden bir yere taşımak her zaman keyif vericidir. ‘Hayır, yapamazsın’ gibi cümlelerle sınırlamak yerine sadece güvenli taşıma yolları gösterilmeli. Bir kabı, tabağı v.s. taşırken iki ellerini kullanmaları, makası taşırken uç kısmını ellerinin içinde taşımaları gibi.
-Koku duyularını uyarmak da dokunma duyularını uyarmak kadar önemlidir. İlerde zihinlerinde kalanlar bu duyu organlarıyla keşfettikleri olacaktır.
-Her bir duyu organını aynı anda uyarmaktan çok, ayrı ayrı uyarmak hem daha iyi konsantre olmalarına hem de daha çok içselleştirmelerine fırsat verir.
-Uyaranlarla ilgili sürekli geri bildirim vermektense kendilerinin keşfetmesine izin vermek daha etkilidir.
-Çok fazla uyaran içeren eğitici olduğu varsayılan! bir çok oyuncak yerine evdeki günlük malzemeler çok daha faydalı materyallere dönüşebilir. Oyuncak sayısını sadeleştirmek ve bol uyarandan uzak tutmak daha faydalıdır.
-Televizyon konusunda da önemli uyarılarda bulundu Hilal. Özellikle 0-3 yaş döneminde öncelikle gerçek hayatı algılaması gereken çocuklar, çok fazla ve hareketli uyaranla karşılaştıklarında gerçek hayatta hem konsantre olma güçlüğü çekebiliyor hem de çok çabuk sıkılabiliyorlar. Güzel bir örnek verdi bununla ilgili. Bir çizgi filmde annesiyle pizza yapan bir çocuk pizzanın 3 dakikada piştiğini görüyor. Oysa gerçek hayatta bu mümkün değil! Ama henüz bu ayrımı bilemeyen çocuk hayatı da bu hızda yaşamak isteyebiliyor.
-Herhangi bir şeyi öğretirken öğretilen şeyin mantığını anlamaları için daha görünür kılmak bol bol anlatmaktan çok daha etkilidir. Örneğin, ellerinin kirli olduğunu ve yıkaması gerektiğini anlattığımız bir çocuk, kir görünür bir şey olmadığı için pek de umursamayabilir. Ama musluğun altına bir leğen koyarak kirin burada toplanmasını sağlarsak, görünür bir şey haline gelir ve çocuk açısında anlam kazanır.
- Evin çocuğa göre düzenlenmesinden de uzunca bahsetti. Ben daha önce bundan uzun uzun bahsettiğim için burada girmeyeceğim. Her alanda çocuğa özgü düzenlemeler onu özgürleştirirken aynı zamanda huzurlu olmalarını sağlıyor.
-Montessori’nin sınırsız özgürlük ve disiplinsizlik olmadığını, tam tersi herkesin sınırlarının belli olduğu bir yaşam sağladığını vurguladı.
-Montessori okullarındaki sistemi anlatırken, izlediğimiz video aslında bu düzenlemeyle nasıl çocukların sakin ve uyumlu davranabildiğini gösterdi bize.
-Ve hep benim de vurguladığım, oyun gruplarında da ısrarla söylediğim gibi, sessizliğin onlara ne kadar iyi geldiği ve konsantrasyonlarını arttırdığı gerçeğini bir kez daha gördük.

Hep çevremden duyduğum şey, 'Acaba bu sistem tam olarak uygulanabilir mi?'Hilal’in de dediği gibi her evin, ailenin bir dinamiği var, önemli olan kendi düzeninin içine bu sistemi yerleştirebilmek. Kendini zorlayarak, yapılması gerekiyor düşüncesiyle değil içselleştirerek yapabilmek önemli diye düşünüyorum ben de. Herkesin o günden kendine bir şeyler bulabildiğini umarak, Hilal’e ve zaman ayırıp gelenlere tekrar teşekkür ediyorum.

17 Kasım 2011 Perşembe

Çocuklar için Evde Montessori Uygulamaları

Önceki yazımda felsefenin temellerinden bahsetmiştim bu yazıda ise Montessori’nin ev hayatına nasıl uyarlanabileceğinden bahsedeceğim. Öncelikle Montessori felsefesinde dünyayı çocuk üzerinden görebilmek ve onun hayatını kolaylaştırabilmek en önemli unsurlardan birisi. Oysa gündelik hayatta birçok düzenleme çocukların değil bizim hayatımızı kolaylaştıracak şekilde yapılıyor. Montessori ,çocuk dünyaya geldiği andan itibaren çocuk odaklı bir çevre düzenlemesi öneriyor. Çocuğun kullanım alanındaki birçok nesnenin çocuğun boyutlarına uygun olarak düzenlenmesi ilk adım. Şöyle bir çevremize baktığımızda devler ülkesinde yaşayan çocuklar görmüyor muyuz? Masalar, sandalyeler, raflar, koltuklar, lavabo v.s. birçok şey doğal olarak biz yetişkinlere göre tasarlanmış. Bizim dünyamıza katılan bir çocuk kendi boyutlarında eşyalar bulmakta çoğu zaman zorlanıyor. Bunları yazarken aklıma geçtiğimiz senelerde yayımlanan bir yarışma programı geldi. Yarışmanın ismi XXS (ekstra ekstra küçük). Yarışmacı aileler normalden 100 kat büyük eşyalarla döşenmiş bir evde verilen talimatları yerine getirmeye çalışıyor ve oldukça zorlanıyorlardı. Gerçekte çocuklar için durum bu kadar zorlayıcı olmasa da, çocukların gözünden dünyayı görebilmek için iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Montessori’nin çocuklar için uygun gördüğü dünyada, çocuğun yaşam alanındaki her odada onun ulaşabileceği eşyalar olmalı ve çocuk özgürce, kimseye bağımlı olmadan hareket edebilmeli. Örneğin; oyuncaklarını istediği zaman istediği yerden alabilmeli, kıyafetlerine istediği zaman ulaşabilmeli, mutfakta ve banyoda yapılacak düzenlemelerle ihtiyaçlarını görebilmeli. Sade, göz yormayan ama uyumlu bir dekorasyonla, tehlike yaratacak durumları ortadan kaldırarak ve olabildiğince boş alan bırakarak hareket özgürlüğü sağlanmalı. Montessori’ye uygun düzenlenmiş evler için birkaç örnek:

http://amontessorihome.blogspot.com/search/label/Montessori

 

 

Burada da Nuran Hanım'ın oğlu için yaptığı düzenlemeyi görebilirsiniz. Evi oğlu için işlevsel bir hale getirmiş.Tüm bu düzenlemeler sayesinde çocuğun daha özgür, huzurlu ve özgüvenli olması amaçlanıyor aslında. Ben de evde Rüzgar için uygun bir yaşam alanı yaratmaya çalışıyorum ve gerçekten istediklerine ulaşabildiğinde daha huzurlu olduğunu gözlemliyorum. Çevremizde sıkça rastladığımız, yaygın olan bir inanış ise çocuğa uygun bir düzenleme yapmak yerine bolca ‘hayır’ demenin uygun olacağı şeklinde.‘ Ben çocuğumu büyütürken hiçbir şeyi ortadan kaldırmadım’  cümlesini duymuşuzdur. Bu sayede çocuğun kuralları öğreneceği ve onun bizim dünyamıza uyum sağlaması gerektiği varsayılıyor. Aynı zamanda çocukla otorite savaşına giriliyor. Bu süreçten galip çıkan anne, kurallarını benimsettiği için kendisiyle gurur duyarken, bolca hayırla çocuğun bağımsızlık ve kendini ortaya koyma sürecini sekteye uğrattığını fark etmiyor bile.
            Montessori’nin üzerinde durduğu noktalardan birisi de çocuğun vakit geçirdiği malzemeler. Doğal malzemelerin özellikle ahşabın kullanımını önemsiyor. Zaten çocukları gözlemlediğimizde gerçek yaşam malzemelerine ve bizim evde kullandığımız birçok araç gerece, klasik oyuncaklardan daha düşkün olduklarını görmüyor muyuz? Kendi boyutlarına uygun ama gerçek tabak, çatal, bardakla yemek yemeleri, tencere, tava, mandal v.b. eşyaları kullanmaları aynı zamanda hayata hazırlık yapmalarını sağlıyor. Çocuklar bizim ‘iş’ olarak gördüğümüz birçok aktiviteyi yapmaktan keyif alıyorlar. Peki biz onlar için hangi ‘işleri’ oyuna dönüştürebiliriz? Örneğin ayakkabı boyamak, çiçek ekmek ve sulamak, çamaşırları çekmeceye yerleştirmek ya da almak, kovayı bir yerden bir yere taşımak dört beş yaşındaki bir çocuk için eğlenceli aktiviteler olabilir, iki üç yaşlarındaki bir çocuk ise biz çamaşır ya da bulaşık makinesini boşaltırken kolaylıkla bize yardım edebilir. Rüzgar henüz 17 aylık olmasına rağmen, makineleri boşaltmak konusunda o kadar hevesli ki, yıkama işleminin bittiğini belirten ‘bip’ sesini duyması bile heyecanlanması için yeterli oluyor. Aktiviteler sınırsız aslında, evde yapılacak herhangi bir iş yaşlarına uygun olduğu sürece ilgi alanlarına girecektir.Bize düşen, bu süreçte evdeki gerçek malzemelere ( tehlike içermediği sürece) ulaşmalarına fırsat vermek, oyuncaklarını ise işlevsel, doğal malzemelerden seçmeye çalışmak olabilir.
                 Montessori oyun oynarken neler yapılabileceği konusunda da birçok yol gösteriyor. Örneğin, çocuk gelişim dönemine uygun ve bizim onun için özenle seçtiğimiz materyallerle ilgilenirken, olabildiğince sessiz kalmamız ve sessiz sakin bir ortam yaratmamız konsantrasyonlarını bozmamak açısından önemli.Ortamın sessizliği kadar, çok sayıda oyuncağa aynı anda maruz kalınmaması da önemli konsantrasyonu sağlamak için. İlgilenmesini istediğimiz materyalleri dönüşümlü olarak ortaya çıkarmak iyi bir yol olabilir. Çocuk bir aktiviteyle ilgilenirken söylenen yerli yersiz ‘aferin’ler çocuğun keyif aldığı bir aktiviteyle meşgulken dikkatlerini dağıtabileceği gibi bir zaman sonra sadece ödül almak için o eylemi yapmalarına sebep olabilir. Bizim için bir işi doğru yapıyor olmaları önemli olabilir ama çocuklar için sonuçtan çok süreç önemlidir. Bir işle meşgulken o süreçten keyif alıyor olmaları yeterli aslında.
Daha önce ulaşabilecekleri alanlara oyuncaklarını ya da malzemelerini koymanın öneminden bahsetmiştim. Böyle bir düzenlemeyle zaten istediği oyuncağa isteği zaman ulaşabilen bir çocuk, ne kadar süreyle ilgileneceğini de kendisi belirleyecektir. Montessori’ye göre çocuğun bir aktiviteye dair enerjisi ve ihtiyacı tükendiğinde diğerine geçer. Zorlamaya, aceleye sevk etmeye gerek yoktur. Bazen, onun hayatını kolaylaştırdığımızı düşünerek müdahil olduğumuzda ve ‘dur bakayım sen alamazsın ben vereyim’ ya da ‘dur sen yapamazsın ben senin yerine yaparım’ dediğimizde kendine güven ve bağımsızlık yolunda attıkları ilk adımları engellemiş oluyoruz. Özellikle bizim kültürümüzde ‘iyi annelik’ kavramı kol kanat germek, üstüne titremek, onun yerine toplamak, yedirmekle özdeşleşmiş durumda. Oysa özgür, kendi kendine yetebilen çocuklar için denemesine, düşüp kalkmasına, döküp saçarak yemesine fırsat vermek iyi olmaz mı?
           Montessori’ye dair söylenecek, anlatacak çok şey var. Diğer alternatif eğitim modelleri gibi O da, sadece bir eğitim sistemi değil yaşam felsefesi sunuyor bize. Ama özünde ‘proje çocuklar’ değil mutlu, özgür, kendine yeten çocuklar yetiştirmekten bahsediyor. Aslında hepimiz bunu istemiyor muyuz?

Montessori Yöntemi’ni daha yakından tanımak için:




13 Kasım 2011 Pazar

Çocuk Yetiştirmeye Alternatif bir Bakış: Montessori Yöntemi


Alternatif sözcüğünün bana hissettirdiği şey, elimizdekiyle yetinmemiz gerekmediği, bir yerlerde bir farklılık, değişiklik olduğu. O yüzden de alternatifler heyecan verici ve merak uyandırıcıdır benim için. Konu eğitim olunca da durum pek farklı değil aslında. Alternatif eğitim denilince var olan, geleneksel eğitim anlayışından farklı bir şeyler olduğu kastediliyor. Yani, bu eğitim modelleri tepeden inme, dayatmacı, ezberci değil. Farklı seçenekler sunuyor, çocuğun doğasına ve öğrenme gücüne saygı duyuyor, var olan potansiyelin ortaya çıkmasına fırsat veriyor. Kulağa hoş geliyor değil mi? Pratikte bu eğitim sistemlerinin çok yaygın olduğunu düşünebiliriz ama durum pek de öyle değil. Teorik olarak kulağa hoş gelen alternatif eğitim, pratikte hala, geleneksel eğitim anlayışı kadar yaygın değil. Özellikle Türkiye’de baskın şekilde geleneksel eğitim anlayışını görmek mümkün. Bunun sebepleri başka bir yazının konusu olabilir.
Bu yazıda bahsetmek istediğim beni en çok etkileyen alternatif eğitim sistemlerinden birisi olan Montessori eğitimi. Montessori eğitimiyle tanışmam birkaç sene öncesine rastlıyor. Eğitim hayatımda bu tanışıklığı yaşamamış olmam üzücü olsa da neyse ki tanıştıktan sonra beni çabucak ve derinlemesine içine aldı. Annelik sürecim, öğrendiklerimi uygulamak için fırsat sundu bana. Denerken keyif aldım, heyecanlandım ve öğrenme isteğim daha da arttı. Özel hayatıma birebir uyarladığımı söyleyemem ama ilham aldığım ve derinden etkilendiğim bir gerçek.
Öncelikle bu yöntem nasıl ortaya çıktı bir bakalım. Eğitim sistemine ismini veren, İtalya’nın ilk kadın tıp doktoru ve eğitimci Maria Montessori’nin (1870-1952) zihinsel engelli çocuklarla çalışırken kullandığı, etkinliğini gördüğü yöntemleri daha sonra diğer çocuklara da uygulamasıyla ortaya çıktı. İlk Montessori Okulu’nu 1907’de açmasının ardından yöntemleri ve bunların etkinliği kısa sürede birçok kişi tarafından benimsendi. Aslında, Maria Montessori sadece bir eğitim sistemi değil bir felsefe orta koydu. Öncelikli olarak okullarda bu yöntem yaygınlaştı ve dünyada birçok Montessori Okulu açıldı. Türkiye’de bu yöntemle eğitim veren birkaç tane okul öncesi kurum var artık ama henüz ilköğretim düzeyinde eğitim veren okul yok. Peki O’nun yönteminde insanları bu kadar etkileyen ne idi?
Montessori geleneksel eğitim anlayışından farklı olarak, çocuğun özgürleşmesi, bireyselleşmesi ve potansiyelini ortaya çıkarmasını önemsedi. Çocuğun belli kalıplara sokulması, dayatmalarda bulunma ve her yaş döneminden aynı şeyi bekleme Montessori yönteminin uzak durduğu noktalardan bazıları. Montessori, çocuklarla uzunca zaman geçirdikten ve onların her bir evrede farklı alanlara yatkın olduğunu gördükten sonra yöntemini oraya koydu. Öncelikle Montessori 0-6 yaş dönemindeki çocuğun zihnini emici zihin olarak adlandırıyor. Bu dönem çocuğun algısının çok açık olduğu ve zaten doğası gereği, kendiliğinden almaya, öğrenmeye hazır olduğu bir dönem. O yüzden sadece belli duyarlılık dönemlerini dikkate almak ve bu süreci desteklemek yeterli, öğrenmeleri için. Duyarlılık dönemiyle kastedilen belirli yetenek ve kazanımların belirli yaşlarda, eğer fark edilir ve desteklenirse, çok daha kolay elde edilmesi. Bu dönemler kaçırıldığında ileriki yaşlarda bu yetenekleri kazanmak çok daha zor ve çaba gerektiren bir uğraş haline geliyor. Duyarlılık dönemlerini şöyle sıralayabiliriz:
Hareket (0-1 yaş): Hayata yeni adım atan bebek, kasları geliştikçe kontrollü bir biçimde hareket etmeyi öğrenir. Rahatça hareket etmesine fırsat tanımak, denge sağlamayı öğrenmesi ve hayata daha sağlam tutunması açısından önemlidir. Bu dönemde bir çok anne baba bazen güvenlik bazen de hijyen endişesiyle çocuklarını yere bırakmaktan kaçınarak pusetten yatağa, yataktan kucağa alırken, aslında hareket özgürlüğünü kısıtladığının farkına varamıyor. Oysa çocukların yerde sürünmeye, adımlar atmaya, düşüp kalkmaya ihtiyacı var.
Küçük nesneler(1-4 yaş): Bu yaş döneminde çocuğu olanlar kolayca gözlemleyecektir. Küçük detaylarla uğraşmak, küçük objelerle oynamak oldukça ilgilerini çeker. İnce kasları geliştikçe el becerisi gerektiren birçok davranışta bulunabilirler. Bu duyarlılık döneminin farkında olmak ve desteklemek el-göz koordinasyonun gelişmesi açısından önemlidir.
Dil (2-4 yaş): Çocuğun dile duyarlı olduğu bu dönemde birkaç dili bir arada öğrenmesi sonraki yıllarda öğrenmesinden çok daha kolay oluyor. Yetişkinler ya da daha büyük yaş grupları aylarca, yıllarca çaba harcarken, bu dönemde uygun fırsatlar yaratarak, zorlamadan birkaç dil öğretmenin mümkün olabileceğini görüyoruz.
Düzen (1-4):Bu dönemde düzen konusunda daha hassas olan çocuklar zaten içten gelen bir şekilde düzen sağlamak istiyorlar. Hatta düzenleri bozulduğunda öfkeli ve hırçın olabiliyorlar. Biz yetişkinler için çok da önemli olmayan birçok aksaklık onları huzursuz edebiliyor ve bu durum duyarlılık dönemleri bilinmediğinde anlaşılmayabiliyor. Bu süreci desteklemek için yapılması gerekenler, çocuğun gündelik kullanım alanındaki eşyaları aynı şekilde ve aynı yerde bulundurmak, oyuncakları dağıldığında onu da teşvik ederek birlikte toplamak, onu haberdar etmeden düzeninde değişiklik yapmamak, uyku, beslenme ve gündelik ihtiyaçları için bir rutin oluşturmak ve olabildiğince bunu bozmamak olabilir. Aslında biz yetişkinler de düzenimiz isteğimiz ve bilgimiz dışında değiştiğinde, aradığımız bir şeyi yerinde bulamadığımızda huzursuz olmuyor muyuz? Çocuklar için de durum pek farklı değil. İleriki yaşlarda ‘neden bu çocuk bu kadar dağınık’ şeklinde yakınmaları olan birçok anne için aslında cevap burada gizli. Düzene duyarlı olduğu dönemi desteklemek ve yönlendirmek hem ilerisi için hem de aslında o dönemi huzurlu geçirmeleri için önemli. Aynı zamanda bir çok anne çocuklarının oyuncaklarıyla uzun süre oynamamasından şikayet eder. Çocuklar, oyuncakları karma karışık bir şekilde sepetlere tıkıştırıldığında oynamak konusunda çok hevesli olmayabilirler. Oynasalar da bir oyuncaklarıyla oynadıkları süre çok kısa olabilir. Bizim için de aynı durum geçerli değil mi? Dağınık bir masada çalışmanız gerektiğini düşünün ya da karışık bir mutfakta yemek yapmanız gerektiğini, keyif alır mısınız? Dikkat süreleri biz yetişkinlerden çok daha kısa olan çocukları düşündüğümüzde, bir aktiviteyle belli süre ilgilenmeleri ve oynamaktan keyif almaları için oyuncakların belli bir düzen içinde kategorilerine göre ayrılması ve çok sayıda oyuncağa aynı anda maruz kalmamaları gerektiğini söylüyor Montessori yöntemi.
Müzik (2-6 yaş): Bu dönem çocuğun müziğe karşı son derece hassas olduğu, ritm ve melodiye ilgi duyduğu bir dönem. Yine diğer dönemler gibi bu dönem de uygun bir şekilde desteklendiğinde var olan bir yeteneği keşfetmek ya da geliştirmek bir başka döneme göre çok daha kolay oluyor.
Nezaket kuralları (2-6) : Çocuklar en çok nasıl öğrenirler? Bazen istediğimiz bir şeyi bazen de hiç uygun görmediğimiz bir şeyi en çok da bizden görerek, bizi taklit ederek öğrenmezler mi? Çocuğun görgü ve nezaket kuralları açısından duyarlı olduğu bu dönemde, teşekkür etmek, rica etmek, yardım etmek gibi olumlu birçok özelliği doğru model olarak içselleştirmelerini sağlamak mümkün. Yakın çevresinden bu davranışları görüyor olması, bunları öğrenmesi için dayatmaktan ya da ‘hadi bakalım amcaya teşekkür et’ ya da ‘ hadi arkadaşına ver bakalım oyuncağını’ demekten çok daha etkili aslında.
Diğer kritik dönemler ve yaş grupları da şöyle sıralanabilir: Matematik (4-6 yaş),
Okuma ( 3-5 yaş), Yazı yazma (3-4 yaş). Matematik, okuma ve yazı yazma için şunu söylemek uygun olacaktır. Montessori yönteminde, bu becerileri edindirmek için zorlama yok. Sadece diğer kritik dönemler gibi bu yaş dönemlerinde de bu beceriler için özel hazırlanmış materyallerle, oyun içerisinde, kendiliğinden bu becerileri edinmeleri teşvik ediliyor.  Özet olarak duyarlılık dönemleriyle ilgili en önemli nokta, her duyarlılık döneminin bir sonu olduğu ve uygun şekilde her dönemi desteklemenin ileriki yıllarda çaba göstererek aynı becerileri edinmeye çalışmaktan çok daha kolay olacağı. Montessori yöntemini kısaca tanıtmaya çalıştım. Bir sonraki yazım bu yöntemin ev hayatına nasıl adapte edilebileceğiyle ilgili olacak.
Yararlandığım Kaynaklar:
Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir-Tim Seldin (Kitap)
http://digital.library.upenn.edu/women/montessori/method/method.html#XXI




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...