Araya tatil girdi, bir süredir yazamadım. Tatil maceramız başka bir yazıya ama bu gün bir yaz eğlencesinden bahsedeğim. Yaz geldiğinden beri suya sabuna dokunan :) oyunlar oynuyoruz. Malum havalar çok sıcak. Ne kadar ıslanırsak o kadar iyi. Rüzgar da en çok içinde su olan aktivitelerden hoşlanıyor. Parka gitmek hala ilk sırada onun için ama eğer hava çok sıcak ise 'Çok sıcak, eve gidelim' diyor. Böyle zamanarlarda alternatifler bulmaya çalışıyorum. Hep aklımdaydı ama bugün ilk kez buzla boyamayı denedik. Bol sulu, bol buzlu bir eğlence oldu ikimiz için de. Hem oynadık hem serinledik. Boyama kısmından çok buza dokunmayı sevdi bence. Bu aktivite için ihtiyacımız olan şeyler buz kalıbı, boya ve kağıt. Gıda boyası, su bazlı guaj boya ya da parmak boyası kullanılabilir. Buz kalıbı değişik şekillerde olursa daha çok hoşlarına gidecektir. Bizimki yıldızlıydı.
Buz kalıbına su koyup bir kaç damla boyayla karıştırdım ve akşamdan buzluğa koydum. Ertesi gün buzların hepsini bir kaba koydum ve Rüzgar'a verdim. Önce hepsine dokundu ve 'çok soğuk' dedi. Bir süre dokunmasına fırsat verdikten sonra bir tane elime alıp kağıdı nasıl boyayabileceğini gösterdim. Sonra O denemek istedi.
Hem yaratıcılığını besleyen, hem renklerle temas etmesini sağlayan hem de dokunma duyusuna hitab eden bir çalışma oldu.
Sonlara doğru farklı renkler ve desenler ortaya çıktı ve kuruduğunda duvara asmak üzere kurumaya bıraktık.
Buzun nasıl eridiğine şahit oldu ve tabiki sonunda suyla oynadı. En çok da bu kısmı sevdi. Yaz günleri için ideal bir aktivite. Anneler, oyun gruplarında zaman zaman temizlik açısından bazı aktiviteleri evde yapmakta zorlanacaklarını söylüyor. Bu çalışma kolaylıkla balkonda, küvette, kumda, bahçede yapılabilir. Sonra da güzel bir banyo iyi gider. İyi eğlenceler.
Çocuk gelişimi,yetişkin psikolojisi, alternatif eğitimler,Rüzgar'ın büyüme serüvenleri...
25 Temmuz 2012 Çarşamba
12 Haziran 2012 Salı
Okul Öncesi Hikaye Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet
Geçen gün kardeşimle çocuk kitapları üzerine konuşuyoruz.
Hem oğlumun hem de yeğenimin en sevdiği kitaplardan birisi Pati Yayınları’ndan ‘Oktay’ın
Bir Günü’ isimli kitap. Bu serinin birçok kitabını almıştım. Gündelik hayatı
anlattığı, somut, anlaşılabilir, canlı resimlerle bezenmiş hikâyeleri olduğu
için tercih etmiştim. Ama şimdiye kadar dikkat etmediğim bir konuda kardeşim
beni uyardı. ‘Farkında mısın bu kitapta anne kahvaltıyı hazırlıyor, bitince
masayı topluyor, yere bir şey dökülünce anne süpürüyor, ben kızıma bunları
okumak istemiyorum’ dedi. Açıkçası dikkat etmemiştim o ana kadar. Sonra eve
gittiğimde göz attım. Hakikaten ‘toplumsal cinsiyet’ denen şey, yani biyolojik
farklılıklardan bağımsız olarak ‘kadına’ ve ‘erkeğe’ toplumun yüklediği rollere
uygun davranma, oldukça belirgindi bu kitapta. Sadece bunda değil elbette, bir
çok okul öncesi hikaye kitabında. Sonra evdeki kitapları gözden geçirdim ve
çoğunun anneyi benzer şekilde sunduğunu gördüm; ‘evi temizleyen, bulaşık,
çamaşır v.s. yıkayan, çocukla ilgilenen’, baba ise ‘işe giden, çocuklarla
sadece uzaktan ilgilenen ama bakım vermeyen, ev işleriyle ise uzaktan yakından
ilgisi olmayan’. Bu benim açımdan neden önemli? Çünkü küçüklükten itibaren
defalarca defalarca bu kitapları onlara okuduğumuzda aslında kafalarındaki
‘kadın’ ve ‘erkek’ imajını çoktan şekillendirmiş ve bir rol model sunmuş
oluyoruz. Sonradan her ne kadar ev işlerinde paylaşımdan, kadının çalışma
hayatındaki yerinden, erkeğin de kendi işini kendisi görebilmesi gerektiğinden
bahsetsek de bu fikirlerin benimsemesi zor olabiliyor. O andan sonra alternatif
aile modeli sunan kitaplar var mı diye düşünmeye başladım. Var ama ben mi
bilmiyorum yoksa ‘toplumsal cinsiyet’ köklü bir şekilde yerleşmiş mi tüm okul
öncesi yayınlara? Eğer sizin de bu konuda gözlemleriniz varsa ya da alternatif
yayınlar biliyorsanız paylaşır mısınız?
2 Haziran 2012 Cumartesi
Rüzgar artık 2 yaşında!
Bu iki senede çok şey yaşadık birlikte, emek denen şeyi sen
doğduktan sonra daha iyi anladım. Sabrı ve karşılık beklemeden sevmeyi de…Bu iki sene
nasıl geçmiş diye düşünürken, senin hayatında neler var, nelerden hoşlanıyorsun,
nelerden hoşlanmıyorsun bunları yazmaya karar verdim. İşte benim gözümden senin
iki yaşın:
-Artık kimseye ihtiyacın olmadan yürüyor, koşuyor, atlıyor
zıplıyorsun
- Bedenine hakim olmaya başladıkça güvenin yerine geldi,
güvenin yerine geldikçe daha fazlasını denemek istiyorsun.
- Bu aralar favorin koltuktan camın önündeki sandığa çıkmak
oradan da pencerenin önüne zıplamak. Dışarıya bakmaya çok heveslisin.
-Seni engellemekten kaçınıyorum ama bir yandan da yüreğimin
ağzıma geldiği zamanlar oluyor. Tüm zıplama aktivitelerinden hoşlandığın gibi alışveriş
merkezindeki zıplama alanından da çok keyif alıyorsun. Yatakta zıplamaya da bayılıyorsun.
-Yatakta zıplarken geçenlerde yere düştün, çok ağlamadın ama
biraz canın yandı sanırım.
-Birkaç kere de koltukta zıplarken düştün. Yolda koşarken
düşmelerini saymıyorum bile :)Neyse ki önemli bir kaza atlatmadın ama artık tehlikeye daha açıksın. Daha
cesaretli hareket etmenden memnun olsam da endişe hep yanı başımda bu aralar.
- Bir çok şey için ‘ Ben yapacağım, beni bırak’ diyorsun. Kendi
kendine denemen hoşumuza gidiyor ama bazen kendi kendine yapmanın tehlikeli
olacağı şeyleri yapmak istiyorsun. Kaynayan suyu dökmek, makasla yürümek gibi. Eğer yapmayı denediğin
şeyi yapamazsan çok sinirlenip 'olmuyor,olmuyor' diye ağlıyorsun.
-Ayakkabılarını çıkartmana ve giymene yardım ediyorum ama
çıkarttıktan sonra alıp ayakkabı dolabına son zamanlarda kendin kaldırıyorsun.
-Oyuncaklarını bazen kendin topluyorsun bazen toplamak
istemiyorsun.
-Önceleri kaydırak ve salıncağa mesafeliydin. Acaba ne zaman
alışacak diye beklerken ve bir yandan teşvik ederken önce salıncağa alıştın ve bugün
de ilk defa kendin merdivenlerinden çıkıp kaydıraktan kaymak istedin ve çok
keyif aldın. Defalarca kaydın. Sanırım bundan sonra parktan çıkamayacağız :)
- Hayvanları hep çok sevdin. Onlarla temas halinde olmanın
ne demek olduğunu bilerek büyüdüğüm için belki de senin de korkmamanı, onların
karşılıksız sevgisini görebilmeni istedim. Sen korkma diye böcek, sinek ve kertenkeleye
bile sevgi dolu yaklaşmaya çalıştım ve neyse ki sen de bir çok hayvana sevgiyle
yaklaşıyor ve onlardan kaçmıyorsun. Bu aralar özellikle kedi gördüğün zaman
peşine düşüyor elinle ‘pisi pisi’ diye çağırıyor, gözden kaybolduğu zaman da
üzülüyorsun.
- Küçüklüğünden beri kahvaltı en sevdiğin öğün, bu aralar
kahvaltını çoğunlukla kendin yapıyorsun. Hele tahin pekmezi çok seviyor, ekmeği
batırdıkça ‘çok güzel, çok güzel’ diyorsun.
-Artık yemek istemediğin zaman ‘Doydum, kaldır’ diyorsun.
-Bu aralar ağaçtan meyve kopartarak yemek en büyük zevkin. Anneannenin bahçesinden topladığın dutları
iştahla yiyor ve bitince çok üzülüyorsun. Ellerin ve yüzün kıpkırmızı olana
kadar yiyorsun. Yine bahçeden erik ve çilek kopartıp yemeğe bayılıyorsun. Henüz
sevmediğin bir meyveye rastlamadım. Sanırım bu yönün babana benziyor.
- Bahçede çiçek sulamayı da çok seviyorsun. Ara sıra
çiçekleri seviyor ara sıra da kopartıp bize getiriyorsun. Kopartmaman gerektiğini
anlatmaya çalışıyorum ama bir sevip bir kopartmaya devam ediyorsun.
- Son zamanlarda inatlaşmaların arttı. İstediğin bir şey
olmadığında seni sakinleştirmek çok zor oluyor. Bazen aynı şeyi defalarca
tekrarlıyorsun. O anlar zor geçiyor.
-Bezinle yaşamaktan hala memnunsun. Tuvaletini yapacağın
zaman ‘sen git’ diyorsun ve yakınında olmamızı istemiyorsun, bir köşeye gidip
yapıyorsun çoğunlukla. Lazımlığa oturmanı teklif ettiğimde kısa bir süre oturup
kalkıyorsun.
- Gece uykuların doğduğun zamandan beri hala aynı düzeninde
devam ediyor. Çoğunlukla akşamları 8-9 arası uyuyorsun. Gece bazen uyanmıyorsun
bazen bir kere uyanıyorsun. Uyandığında mutlaka beni istiyorsun. Gündüz ise bir
kere yaklaşık 1 saat uyuyorsun.
-Yeni bir ortama girdiğinde önce bir süre bekliyor,
gözlemliyor sonra harekete geçiyorsun. Güneş en çok vakit geçirmekten
hoşlandığın arkadaşın. Bu aralar uzakta. Gün içinde defalarca fotoğrafına
bakmak istiyorsun.
-Yetişkinlerle vakit geçirmek de hoşuna gidiyor. Yine önce
duraklıyor, bir süre bekliyor ve eğer karşındaki sana sıcaklık gösterirse
onunla iletişime geçiyorsun.
-Ten teması kurmaktan, sarılmaktan ve öpmekten hoşlanıyorsun
genelde. Bu aralar sıklıkla kendiliğinden sarılıyor ve öpüyorsun beni ve
seninle ilgilenen kişileri.
-Bu aralar aramızdaki bağ iyice kuvvetlendi. Senin için
önemli olduğumu daha çok hissediyorum. Bir yere giderken gitmemden pek hoşlanmıyorsun
bazen ‘gitme’ diyorsun ama genelde sorun etmiyorsun.
- Birlikte vakit geçirmekten hoşlanıyoruz. Parka, yürüyüşe, alışverişe gidiyoruz. Evde
aktiviteler yapıyoruz, şarkı söylüyoruz, kitap okuyoruz.
- Kitaplarını tekrar tekrar okutmaktan hoşlanıyorsun. En çok
‘Oktay’ın Bir Günü’ kitabını ve Meraklı Minik dergilerini okumamı istiyorsun.
-Top oynamayı, balonla oynamayı, uçakları seviyorsun.
-Yeni yeni hayali oyunlar oynamaya başladın. Hayali olarak yemek yapıyorsun. Malzemelerini koyup karıştırıyorsun.Yaptığın yemekleri bize getiriyorsun. Ne yaptın diye sorunca çoğunlukla 'ıspanak' diyorsun.
- Hayali olarak alışveriş yapmayı da çok seviyorsun. Biz hayali para veriyoruz sen hayali armut veriyorsun. sen para verdiğinde ben armut veririsem, soyup vermemi istiyorsun :)
-Yeni yeni hayali oyunlar oynamaya başladın. Hayali olarak yemek yapıyorsun. Malzemelerini koyup karıştırıyorsun.Yaptığın yemekleri bize getiriyorsun. Ne yaptın diye sorunca çoğunlukla 'ıspanak' diyorsun.
- Hayali olarak alışveriş yapmayı da çok seviyorsun. Biz hayali para veriyoruz sen hayali armut veriyorsun. sen para verdiğinde ben armut veririsem, soyup vermemi istiyorsun :)
-Resim yapmaktan çok hoşlanmıyorsun sanki. Müzik dinlemeyi
ve orgunu çalmayı seviyorsun. Müzik dinlemek istediğin zaman kendin gidip
çalıştırıyorsun.
-Babanla ve diğer aile fertleriyle vakit geçirmekten de çok
hoşlanıyorsun. Özellikle babanla aranda çok güzel bir bağ var.
-Ve bu aralar söylenenleri tekrar etmekten çok, kendi
cümlelerini kendi değerlendirmelerini oluşturuyorsun. Ama anlamadığım bir dilde
konuşmaya da devam ediyorsun hala :) Sorduğun sorular fazlalaştı. Çevrendekileri tanımaya çalışıyorsun.
-Bize 'annesi' ve 'babası' diye seslenmeyi tercih ediyorsun. Bazen de 'Seyyaaa' ve 'Birkan'.
-Bize 'annesi' ve 'babası' diye seslenmeyi tercih ediyorsun. Bazen de 'Seyyaaa' ve 'Birkan'.
-Durup dururken ‘anne ne güzelsinn’ diyorsun bu aralar, buna
bayılıyorum.
-Bugün de ‘Bitaneeem’ diye seslendin ilk kez. Duyduklarım her
gün beni şaşırtıyor, duygulandırıyor.
Ve en önemlisi her gün büyüyorsun. Her gün değişiyorsun ve iyi ki bu değişime
tanıklık ediyorum. İyi ki doğdun oğlum, iyi ki varsın….
26 Mayıs 2012 Cumartesi
Ve günlerden bir gün leylek, bir kardeş getirir!
Bu aralar yakın çevremde kardeş çatışmalarına tanık
oluyorum. Ailelerin endişelerini ve çıkmazlarını görüyorum. Her ne kadar
masallar, leylek bebeği getirir, aile bireyleri onu sevgiyle kucaklar, mutluluk
içinde yaşarlar dese de… Çoğunlukla, yeni bir bebek geldiğinde, masallardaki
gibi tozpembe bir tablo beklemez ev halkını. Anne baba hem yeni gelen bebek hem
de diğer çocuk arasında mekik dokumaya, denge kurmaya çabalar. Biz nerede
yanlış yapıyoruz? Neden birbirlerine alışamadılar soruları meşgul eder
zihinleri. ‘Galiba kardeşini kıskanıyor’ düşüncesi dile getirilmeye başlanır
yavaş yavaş.
Aslında aylar öncesinden birçok evde ‘ağabey/ablayı duruma
hazırlama’ egzersizleri yapılır. Annenin karnı büyümeye başladıkça orada bir
bebek olduğu anlatılır, büyük çocuk hazırlıklara dahil edilir. Ama bebek dünyaya geldiğinde evdeki hesap
çarşıya uymaz çoğu zaman. Onca çabaya rağmen büyük çocuğun halinde tavrında bir
değişiklik, huzursuzluk, bebeği sevme görüntüsünün altında ‘sıkıştırma’ ve daha
önce olmayan hırçın davranışlar görülebilir. İşte bu noktada ‘biz nerde yanlış yaptık’ düşüncesi
beliriverir. Biz yetişkin bakış açısıyla aylarca her şeyi anlattığımızı, O’nun
da anladığını varsayarız. Hamilelik sürecinde her şey yolundadır çünkü. O’nu
seveceğini, beklediğini söylüyordur. Oysa küçük çocuklar, özellikle üç yaş
öncesi, somut olarak görmeden, anlam vermekte zorlanırlar. Anne ne kadar
anlatırsa anlatsın, hayatlarında nasıl bir değişiklik olacağını, yaşanacak
süreci ve özellikle de bebeğin artık geri gitmeyeceğini önceden kestiremezler.
Önceleri her şey yolunda görünebilir ama asıl mesele O’nun kalıcı olduğunu
anladıkları zaman ortaya çıkar! Artık sevgi ve ilgi bölünecektir, her ihtiyaç
duyduklarında anne orada olamayacaktır ve önceden saatlerce oyun arkadaşı olan
anne artık zamanı ekonomik kullanmak zorundadır. Bizlerin bile değişiklikler
karşısında yaşadığımız tedirginliği düşünecek olursak, tek odak noktası annesi
olan bir çocuğun bu yeni düzen karşısında bocalamasını anlamak hiç de zor değildir.
Öncelikle bu sürecin doğal olduğunu kabullenmek ve onların gözünden
dünyayı görebilmek gerekir. Çocuğumuz eğer üç yaşından küçükse, çok uzun
uzadıya açıklamalar yapmak yerine, kısa ve net açıklamalar yapmak ve kardeşi
olan akranlarıyla zaman geçirmesini sağlamak uygun olacaktır. Daha büyük çocuklara
ise bunlara ek olarak daha ayrıntılı açıklamalar yapılabilir. Doktor kontrollerine
eşlik ettirilebilir, ultrason görüntüleri gösterilebilir, hazırlıklara dahil
edilebilir, soru sormasına ve duygularını paylaşmasına fırsat tanınabilir.
Beklenen gün geldiğinde ise, evde bir telaş olacağını
düşünecek olursak, öncesinde bu dönem için iyi bir planlama yapmak işe
yarayacaktır. Anne hastanedeyken diğer çocukla kimin ilgileneceği, annenin
yoğun olduğu ve belki bakıma muhtaç olacağı ilk dönemlerde evde kimin büyük çocukla
iletişim halinde olacağı gibi konular önceden planlanırsa büyük çocuk kendini
güvende hissedecektir. Aile için en özel anlardan biri belki de, bebekle ilk
kez tanışma anıdır. Hasretle beklenen ve çoğunlukla duygu yoğunluğu yaşanan o
anda, büyük çocuk da kendi içinde bir bekleyiştedir aslında. Eğer mümkünse O’nu
da o ana dahil etmek gerekir. Annenin kucağına bebeği ilk aldığı anda diğer
çocuğuyla da ten temasında olması rahatlatıcı olacaktır. Bu süreç her zaman çok
kolay atlatılamayabilir elbette. ‘Anneciğim
ben kardeşimi çok seviyorum’ derken bir yandan canını acıtmaya çalışabilir. Bazı
çocuklar duygularını saklamadan ‘Ben onu istemiyorum, gitsin’ diyebilirken,
bazıları da çevre tarafından uygun görüleceğini bildikleri davranışların altına
sığınarak kaygılarını yaşarlar; sarılırken sıkıştırmak, öperken ısırmak,
acıtmak gibi. Yaşı büyük olan çocuklarla duygularını konuşmak, endişelerini
anlamaya çalışmak uygun olur. Fiziksel olarak zarar verdiğini gördüğümüzde kısa
ve net bir açıklamayla o ortamdan uzaklaştırmak ama yaşananlara çok da büyük
tepkiler verip olayları daha da büyütmemek gerekir. ‘Sen büyüksün kardeşine ver’ ya da ‘Sen ablasın / ağabeysin böyle yapmak sana
yakışmıyor’ tarzı yaklaşımlar istediğimiz gibi sonuç vermeyebilir. Yaşı daha
büyük olsa da bu, onun bir çocuk olduğu gerçeğini değiştirmez. Gerçekten paylaşmak
istediğinde, gerçekten kardeşine sarılmak istediğinde, gerçekten bize yardım
etmek istediğinde yapması bizim zorlamamızla yapmasından çok daha etkili olur. İşin
içinde fiziksel bir temas olmadığı sürece taraf tutmamak ve kendi iç
düzenlerini oluşturmaları için onlara fırsat vermek gerekir. Uygun ortam
sağlandığında bir süre sonra iç dengeyi kuracaklardır. Aslında ihtiyaç
duydukları şey çoğu zaman, bizimle eskisi gibi vakit geçirmek ve kendisinin
hala bizim için değerli ve önemli olduğunu bilmektir. Çoğu zaman bunu bildiğini
varsayarız. Oysa onlar yeniden ve yeniden bunu duymaya ve görmeye ihtiyaç duyarlar.
O yüzden tüm zorluğuna rağmen büyük çocukla birebir zaman geçirmeye özen göstermek,
paylaşımda bulunmak ona iyi hissettirecektir. Bazen büyük çocuğu memnun etmek
için akrabalar ya da aile dostları büyük çocuğun yanında bebek hakkında olumsuz
konuşmayı seçerler. Bu tür konuşmalar aralarındaki rekabeti arttırmaktan ve
çatışmayı körüklemekten başka bir şeye yaramaz diye düşünüyorum.
Tüm diğer duygular gibi kıskançlık duygusu da doğal ve insana
özgüdür. Biz yetişkinler toplumsal kurallarla kıskançlığımızı bastırmayı ya da
baş etmeyi öğreniyoruz. Çocuklar ise bu duyguyla baş etmekte zorlanabiliyorlar.
Hissettiklerinin doğal olduğunu fark edip onlara duygularını ifade etme şansı
tanıdığımızda, duygularıyla uygun şekilde baş etme yollarını gösterdiğimizde bu
süreç çok daha kolay atlatılacak ve yıllar sürecek beraberliğin tohumları
sağlam atılacaktır. Aslında sadece onların gözünden dünyaya bakabilmek ve
ihtiyaçlarını görebilmek bile çok şey değiştirir. Tüm bu olumsuz davranışlarla
ne istiyor, ne anlatmaya çalışıyor olabilir diye bakabildiğimizde çözüme daha
yaklaşmış oluruz.
29 Nisan 2012 Pazar
Yemeği eğlenceli hale getirmek için...
3 Nisan 2012 Salı
Eyvah! İki Yaş Sendromu!
Birkaç gün önce evde Rüzgar’la, koltukta oturuyoruz. Benden süt istedi. Bazen ilgiyi üzerine çekmek istediğinde bazen de gerçekten süt istediğinde yaptığı gibi…Ben ikinci seçeneğin geçerli olduğunu varsayıp, ‘Tamam annecim, sen otur ben sana getiriyorum şimdi’ dedim. Mutfağa gidip bir bardak süt getirdim. Sütü alır almaz ve gözlerimin içine baka baka bir bardak sütü koltuğa boca etti. O anda siz olsanız neler hissederdiniz bilmiyorum ama ben bir alev topunun ayaklarımdan başıma kadar çıktığını hissettim. Saniyeler içinde, tepki vermekle vermemek arasında bocaladım. Sadece ‘Ben peçete almaya gidiyorum’ deyip kendimi mutfağa attığımı hatırlıyorum. Peçeteyi alıp geri geldiğimde biraz sakinleşmiştim, Rüzgar ise yere inmiş başka şeylerle ilgilenmeye çoktan başlamıştı. Yaptığının hoşuma gitmediğinin farkındaydı bunu sessizliğinden anladım. ‘Gel birlikte temizleyelim’ dedim, bir şeyleri silmek bu aralar en favori eylemlerinden olduğu için hemen katıldı. O silerken, ben içimden bu ve bunun benzeri olayların sıklıkla tekrarlanacağı iki yaş sendromuna hoş geldin Serra diyordum!
Nedir bu iki yaş sendromu? Bazı çocuklarda iki yaşından bir süre önce bazılarında ise bir süre sonra ama çoğunlukla iki yaş civarında görülen, çoğu zaman ergenlik dönemine benzetilen, çocuğun inatlaşmaları, tutturmaları ve sınırları zorlamalarıyla şekillenen bir dönem. Ergenlik dönemini nasıl birbirimizden farklı geçiriyorsak, çocukların bazıları bu dönemi daha sakin bazıları daha hareketli geçirebiliyor ama hepsi, sağlıklı gelişimin bir parçası olarak, bir şekilde bu dönemde kendini ortaya koymaya çalışıyor. ‘Ben buradayım’ ,‘Gücümü fark edin’ diyorlar aslında tüm bu yeni davranış şekilleriyle. Fiziksel olarak da kendini daha güçlü ve yeterli hisseden çocuk, gücünün farkına vararak, birçok şeyi kendisi denemek ve yapmak istiyor. ‘Bırak ben kendim yerim’,’Ben giyeceğim/giymeyeceğim’, ‘Ben alırım, tutarım, giderim’. İşin özü: ‘Ben her şeyi yaparım.’ Ebeveynler için ise kaygılı bir süreç başlıyor. O zamana kadar her şeyi bizden bekleyen çocuğumuz birden bire ‘Gölgelerin gücü adınaaaa, güççç bende artık’ kıvamında etrafta dolaşmaya başlıyor. Aslında neleri yapıp yapamayacaklarını ve bizim nelere tepki verip vermeyeceğimizi test etmeye çalışıyorlar. ‘Gücüm neye yetiyor?’, ‘Annem-babam her şeye rağmen beni sevecek ve benimseyecek mi?’.
Peki, biz neler yapıyoruz? Öncelikle kafamız karışıyor, ne yapacağımızı bilemiyoruz. Öyle ya, karşımızda, elindekini birden bire yere boşaltabilen, uyumaya, yemeye direnç gösterebilen, bizimle inatlaşan bir çocuk var artık. Oysa bizim kafamız karıştıkça, onlar sınırları zorluyorlar. Tutarlı olmak, hayır dediğimize sonra evet dememek ve gerçekten gerektiği zaman ‘hayır’ demek işi kolaylaştırabilir. Gerçekten neler ‘hayır’ gerektirir? Dünyanın her yerinde tüm ebeveynlerin uygun görmeyeceği şeyler: Elinde bıçakla koşmak, pirize elini sokmak, pencereden aşağıya sarkmak, birini dövmek ya da birine fiziksel zarar vermek v.b. Bu tür davranışlar dışında kalan birçok şey ise aslında ‘keyfi hayır’lar. Evet, kitaplığımızdaki kitapların bir anda aşağıya çekilmesinden, koltuğumuzun üzerine bir bardak süt dökülmesinden, duvarlarımızın kalemle boyanmasından hoşlanmayabiliriz. Ama her hoşumuza gitmeyene hayır diyerek, gerçekten işe yarayacak zamanlardaki hayırları tüketmiş ve geçersiz kılmış oluyoruz. Bunun yerine, ‘hayır’ demeye fırsat vermeyecek bir çevre düzenlemesi işe yarayabilir. Çocuğumuzun duvarları çizme ihtiyacı mı var, o zaman boydan boya uzanan bir kağıdı duvara yapıştırmak; bir şeyleri yere dökmeye ihtiyacı mı var, o zaman kaptan kaba boşaltma, aktarma oyunları organize etmek iyi gelebilir. Her şeye rağmen sınırları zorluyor ve hoşumuza gitmeyen şeyler mi oluyor o zaman güç savaşına, söz düellosuna girmeden, alıp o ortamdan uzaklaştırmak ve görmezden gelmek gerekir. Evet, evet görmezden gelmek. Gözümüzün içine baka baka hiç olmadık bir şeyi yaptığında görmezden gelmek zor olsa da, mücadeleye girmekten çok daha etkilidir. Mücadeleye girmek, tepki vermek aslında onların gözünde ‘sana ilgi gösteriyorum’ demektir. Eğer bir çocuk yaptığı davranış karşısında ilgi görüyorsa ne yapar? Elbette yaptığı davranışı sürdürür. Tepki almamak, yok sayılmak ise hiçbir çocuğun hoşuna gitmeyecektir. Üst üste denemelerle, yaptığı olumsuz davranışa tepki almadığında vazgeçme ihtimali daha yüksek olmaz mı sizce? Aslında olayları çığırından çıkaran öfke patlamalarına sebep olan şey çoğunlukla anne babalar ya da büyükler arasındaki fikir ve davranış farkları, tutarsızlıklar. Herkesten aynı tepkiyi ( ya da tepkisizliği) gören çocuk bir zaman sonra nasıl davranması gerektiğini fark edecektir. Bir an önce kuralları öğrensin, nerede ne yapacağını bilsin, sınırları zorlamasın istiyor olabiliriz ama kötü bir haberim var, bu dönem bu saydıklarım için pek uygun bir dönem değil.
Aslında işin özü sabredebilmek, iplerin kopmaya en yakın durduğu noktada soğukkanlı olabilmek, olamayacağımızı hissettiğimizde bir başkasından yardım istemek, mola vermek ve bu sürecin gelişimin doğal bir parçası olduğun farkında olabilmek. Bizim üstün mücadelemiz sonucu bastırılan, korkutulan, kurallarımıza harfiyen uydurduğumuz bir çocukla da karşılaşabiliriz ama bu dönem özerklik ve kendini ortaya koymak adına bulunmaz bir fırsat. Bu fırsatı doğru değerlendirmek iyi olmaz mı?
24 Mart 2012 Cumartesi
Çocuk Gelişimi Seminerleri-2 ‘Çocuklarda Sağlıklı Beslenme ve Uyku Alışkanlıkları’
Yeniden bir seminer duyurusu yapıyor olmaktan dolayı heyecanlıyım. Üstelik bu kez heyecanım daha fazla çünkü sevgili Hilal’in ‘Çocuk Gelişimi Seminerleri’ adı altında verdiği ilk seminerden sonra, seminer serisinin ikincisiyle ama benim vereceğim ilk seminerle karşınızda olacağım. Uzun zamandır paylaşmak istediğim iki konuyu sizlerle paylaşacağım. İşte duyurusu:
Çocuk Gelişimi Seminerleri-2
‘Çocuklarda Sağlıklı Beslenme ve Uyku Alışkanlıkları’
Doğumdan itibaren ebeveynlerin kafasını en çok kurcalayan iki konu beslenme ve uyku düzenidir. Çocuğumuzun ne kadar yemek yediği, neleri yemesi gerektiği, neden yemediği, nasıl uyuması gerektiği, bazen neden daha az uyuduğu, gece uykularındaki düzensizlikler kafamızı meşgul eder.
Peşinden koşturmadan yedirmenin uygun bir yolu yok mu?, Neden yemeye karşı dirençli? Yemek seçme hakkı olmalı mı? Hem onu hem kendimizi yormadan beslenme düzeni oluşturabilir miyiz?
Ne kadar uyumalı? Uykuları neden düzensiz? Neden bazen daha az uyuyor? Gece uykuları için bir rutin nasıl oluşturabilirim? sorularına cevap aramak ve başka anne-babaların deneyimlerini paylaşmak için Uzman Psikolog Serra Görgün’ün konuşmacı olduğu ‘Çocuklarda Sağlıklı Beslenme ve Uyku Alışkanlıkları’ adlı seminere davetlisiniz.
Tarih:
15 Nisan 2012,Pazar
13.30-16.00
Yer:
Tevfik Serdar Kültür Merkezi
Maraş cad.No:14 (Eski Merkez Bankası binası) Trabzon
Kayıt ve bilgi almak için:
0 462 3213242 serragorgun@yahoo.com
* Katılım kontenjanla sınırlıdır; kayıt yaptırmak zorunludur.
**Kayıtlar Tevfik Serdar Kültür Merkezi tarafından alınmaktadır.
Serra Görgün, Uzman Psikolog
1979 Trabzon doğumludur. İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nü 2003’de ‘bitirdi. Lisans eğitiminin son senesinde İstanbul Tıp Fakültesi’nde ‘Bağımlılık Terapisi’ eğitimi aldı. Aynı sene İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Bağımlılık Polikliniği’nde çalışmaya başladı ve iki sene burada Bağımlılık Danışmanlığı yaptı. 2005’den itibaren Karadeniz Teknik Üniversitesi ‘nde öğrencilere ve personele danışmanlık hizmeti vermektedir. 2010 yılında K.T.Ü’de Sağlık Psikolojisi Yüksek Lisans’ını ‘Madde kullanımı ve anne babaya bağlanma biçimleri’ konulu tez çalışmasıyla tamamlamasının yanı sırsa 2010-2011 eğitim döneminde K.T.Ü. Hemşirelik Bölümü’nde ders vermiştir. Kasım 2011’den itibaren çocuklara yönelik ‘Trabzon Oyun Grubu’ adı altında gelişimi destekleyici anneli oyun grupları düzenlemektedir. Aynı zamanda K.T.Ü. Engelli Öğrenci Birimi’nde çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve bir çocuk annesidir.www.serragorgun.blogspot.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




